saiddagli
Merzifon; Hititlere, Pontuslara, Roma’ya ve sonrasında Türklere ev sahipliği yapmış kadim bir şehir. CLOVERATLAS’ın ilk seyahatinin ilk durağı olduğu için benim de gönlümde hiç unutulmayacak bir yere sahip oldu.
Merzifon’da turlamak üzere aracımızı park etmeye niyetlendik ama bu pek kolay olmadı. Milyonlarca insanın yaşadığı metropollerden yola çıkıp, yüz binden az insanın yaşadığı Merzifon gibi bir ilçeye gelince trafik ve park yeri sorunu ile karşılaşmak başta insanı afallatıyor. Ama bu şehirlerin, otomobiller çağından çok öncesinde kurulmuş şehirler olduğunu ve yolların otomobiller için değil insanlar ve at arabaları için tasarlanmış yollar olduğunu düşününce her şey anlam kazanıyor.

Biraz dolandıktan sonra (gezeceğimiz yerlere uzakta kalmış olsa da) aracımızı park edebilecek bir yer bulduk. 36 derece sıcaklıkta güneşin altında park etmek zorunda kalmak bizi endişelendirdi. Çünkü aracımız pilli cihazlarla doluydu. Bunların fazla ısınması, Allah korusun, felaketle sonuçlanabilirdi. Bu yüzden pilli cihazlarımızı bagajda güneş görmeyecek bir alana koyduk. Yakınlarına da soğutucumuzun içinden çıkardığımız buz akülerini yerleştirdik. Sık sık geri dönüp bagaj sıcaklığını kontrol etmek şartıyla aracımızı geride bırakıp Merzifon’un içerisine doğru yürümeye başladık.
Merzifon Keşkeği
Merzifon’a ulaştığımızda artık iyiden iyiye acıkmıştık. Denemek istediğimiz yöresel lezzetler listemizin ilk sırasında Merzifon Keşkeği vardı. Mütevazı bir kapalı çarşıyı andıran Ekin Pazarı sokağında, meşhur olduğu söylenen bir restorana girdik ve birer porsiyon keşkek söyledik. Ankara’da artık porsiyonların gittikçe küçülmüş olmasına alışmış olan bizler için iki tabak keşkek söylemek hataymış. İkimiz de tabağın yarısını ancak bitirebildik.
Keşkek, nohut veya buğdayın etle birlikte saatlerce pişmesi ile elde edilen bir yemek. Bu uzun pişirme süresi, etin tadının buğday tarafından adeta emilmesine ve buğdayın da et gibi lezzet kazanmasına sebep oluyor. Merzifon Keşkeği ismiyle coğrafi işaret almış olan versiyonu ise pişirme işlemi ile beraber, buğdayın dövülüp lapa haline getirilmesi ve üzerine tereyağlı salçalı sos gezdirilerek servis edilmesi ile kendisini diğer keşkeklerden biraz ayırıyor.

Dürüst Yorumumuz: Lapa haline getirildiği için, hem doku hem de lezzet bakımından daha önce yediğimiz keşkeklerden daha farklıydı. Aslında lezzetini beğendik. Aldığımız her kaşıkta, her lokmada bu lezzeti taktir ettik. Ama sanki ana yemek gibi değil de, başka bir yemeğin yanına meze olsa çok daha iyi olurmuş. Tek başına sıcak bir lapa ile karnımızı doyurmaya çalışınca biraz midemizi baydı açıkçası.
Keşkeğimizi yiyip karnımızı doyurduktan sonra kendimizi yine sokaklara verdik. Dikkatimizi çeken ilk şey belediye başkanının bir sokağa gerdiği ve Merzifonspor’a Bölgesel Amatör Lig’de başarılar dilediği mavi beyazlı bayrak oldu. Merkezî ve popüler olanın değerli olduğu yerel olanın değersiz göründüğü sektörlerin başında da maalesef spor geliyor. O yüzden Anadolu’nun ilçelerinde, bölgesel takımların bayraklarını görmek bizi çok ayrı mutlu ediyor. Tebessümle bayrağın altından geçerek Saat Kulesi’ne doğru yol aldık.

Saat Kulesi ve Çelebi Mehmet Medresesi
Saat kulesi, Çelebi Mehmet Medresesi’nin girişinde yer alıyor. Bu medrese, Selçuklu mimarisinin izlerini taşıyan kare planlı ve açık avlulu bir medrese. 1414 yılında, Osmanlı’nın beşinci padişahı olan Birinci Mehmet ya da nâm-ı diğer Çelebi Mehmet tarafından yaptırılmış. Girişindeki saat kulesi ise 1865 yılında, o sıralar Amasya Valiliği görevinde bulunan Ziya Paşa tarafından, medreseye ilave ettirilmiş.

Bu saat kulesi altı silindirik, üstü köşeli olmak üzere iki parçadan oluşuyor. Silindirik alt kısmının bitip, köşeli kısmın başladığı yerde, minarelerdeki şerefelere benzeyen bir gezmelik yer alıyor. Bu şekliyle, üzerinde saat bulunan bir Selçuklu minaresini andırıyor diyebiliriz.
Bu saat kulesinin orijinal mimarisi ve ağaçların arasından heybetiyle ortaya çıkması kadar, yaşayan bir konum olması da bizi çok mutlu etti. Hemen yakınındaki çay bahçelerinde oturan insanlar, saat kulesi önündeki basamaklarda namaz vaktini beklerken koyu bir sohbete dalan amcalar ve önünde koşuşturan çocuklarla, bir tarihi eserden çok kadim bir buluşma noktası gibiydi. Biz terler içerisinde çekim yapmaya çalışırken, oradaki amcalardan bir tanesi derin bir iç çekerek, “Burası böyleyse, Adana nasıldır yav!” diye söylenerek hayıflandı.
Saat Kulesinin bitişik olduğu Birinci Mehmet Çelebi Medresesi’nin iç avlusu, dıştaki canlılığa sahip değil. Kulenin ve medresenin mimarisi, taş işlemeleri ve çeşitli yerlerinde bulunan süslemeleri, turist tuzağı diye adlandırdığımız hediyelik eşya tezgahları ve dükkanları ile kirlenmemiş durumda. Bir yandan terk edilmiş gibi bir hissiyat yaratsa da, mimarinin güzelliğini çıplak bir şekilde görebilmek heyecan vericiydi.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’nin Şadırvanı
On yedinci yüzyılın ilk yarısında Merzifon’da doğmuş ve Osmanlı’da kaptanıderyalık ve sadaret makamlarında bulunmuş, unvan olarak doğduğu yer olan Merzifon’la anılmış bir devlet adamı Mustafa Paşa. Merzifonluların ve Merzifon’un kent hafızasında önemli bir yer edinmiş. Ne Mustafa Paşa’yı Merzifon’suz düşünmek mümkün, ne de Merzifon’u Mustafa Paşa’sız. Memleketinde kütüphane, mektep, han, hamam, bedesten ve cami gibi eserler inşa edilmesine ön ayak olmuş. Bir de kendi adıyla anılan bir cami inşa ettirmiş. Bizim de sıradaki durağımız o cami.



Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’ne geldiğimizde bizi şaşırtan şey, şadırvanın camiden daha göz alıcı olması oldu. Şadırvan’ın küçük kubbesinin içi, harika detaylarla süslü bir resim ile bezenmişti. Bu resmin tuvalinin küresel yapısı, eşine çok az rastlanabilecek bir fırsat sunuyordu. Kubbenin zirvesi, gökkubbe’ye benzetilmiş, aşağılara doğru inildikçe dağlar, ormanlar, akarsular, camiler, evler, köprüler… yani bir dünya…
Tarih tahsili almış iki seyyah olsak da, Osmanlı resim sanatının bu güzel örneğinin tüm sırlarını oracıkta çözemeyeceğimizi biliyorduk. Ankara’ya döndüğümüzde, daha ayrıntılı incelemek üzere, görüntüler kaydedip yola devam ettik. Ama seyahatimiz boyunca aklımızın bir köşesi hep bu resimde kaldı. Merak edenler daha sonra hazırladığımız şu yazıyı okuyup meraklarını giderebilirler:
Selçuklu ile Osmanlı Arasında
Bu topraklar, Osmanlı Medeniyeti ile Selçuklu Medeniyeti’nin izlerini beraber taşıyorlar. Türkler’in İslâmî devirde kurdukları en büyük hanedanlardan biri olan Selçuklular, 11. asrın başlarından 13. asrın sonlarına kadar hüküm sürerek Anadolu’nun çehresini değiştirmişlerdi. Bu büyük ağacın Anadolu’ya uzanan kolu; Rum Selçukluları veya yaygın adıyla Anadolu Selçukluları olarak tarihe geçerken, bu devletin temelleri Arslan Yabgu’nun torunu Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından atılmıştı. Anadolu’yu Türk yurdu haline getiren Selçukluların 13. ve 14. yüzyılda yerini beyliklere bırakmasıyla yeni bir dönem başlamış; bu beyliklerin arasından filizlenen Osmanlılar, bayrağı devralarak hakimiyetlerini Anadolu’dan Balkanlar’a kadar uzanan bir imparatorluğa dönüştürmüşlerdi.
Orta Asya’dan bu topraklara gelen Türkler, tarihin gördüğü en etkili imparatorluklardan biri ile, Doğu Roma İmparatorluğu ile karşılaştıktan sonra Anadolu’da yeni bir medeniyet inşa ettiler. Doğu Roma’nın mimari zenginlikleriyle kendi tarihlerinden gelen kültür ögelerini birleştirerek bir Osmanlı mimarisi yarattılar. Daha çok İstanbul ve çevresinde neşvünema bulan bu yeni mimarinin etkisi doğuya doğru giderken biraz biraz azalıyor ve yerini daha saf haliyle Selçuklu Medeniyetinin eserlerine bırakıyor.
Bu seyahatimizde biz Selçuklu Türklerinin Orta Çağ’da ilerledikleri yönün tersine doğru, Batı’dan Doğu’ya doğru hareket edeceğiz. Merzifon ve Amasya, Osmanlı etkisi ile Selçuklu etkisinin tam ortalarına denk gelen çok güzel bir başlangıç noktası oldu. Burada gördüğümüz mimari özellikleri (örneğin medrese kapısının üslubunu) sanki bir zaman makinesindeymiş gibi, Sivas’ta, Divriği’de ve Erzurum’da da takip edeceğiz. Bu seyahatimizin ikinci bölümü olan Selçuklu’nun İzinde Çifte Minareler’e, çifte minaresiz bir giriş yapmış olduk. Sadece bir yerleri gezip görmek değil, bir define avı gibi, iz sürerek benzerlikleri ve farklılıkları keşfetmek ve deneyimlemek çok heyecanlı olacak. Vira bismillah!
9 Temmuz 2025
Üçümüz de (sevgili eşim Ayşe, bendeniz Said ve yolculuğumuz boyunca yükümüzü ve kahrımızı çekecek arabamız), daha sabahın erken saatlerinde kendini hissettirmeye başlayan sıcak ve kuru hava altında bunalmaya başlamıştık. Erzurum ve Kars’a ulaşana kadar yolculuğumuzun en büyük zorluğunun hava sıcaklıkları olacağını retrospektifte görebiliyorduk. Fakat eşyalarımızı arabaya yerleştirdiğimiz o anda bu durum henüz hevesimizi kıracak kadar düşüncelerimizi işgal etmiş değildi.
Yolculuğun başlangıcında başka bir aksilik sinirlerimizle oynamaya karar vermişti. Sabah hazırlıklarını yaparken ayak serçe parmağımın tırnağı tam orta yerinden uzama yönüne doksan derece açıyla kırılıverdi. Giydiğim çoraba takılıp daha da kırılmasın ve mikrop kapmasın diye kalan tırnağımı yara bandı ile sıkıca sarıp üzerine çorabımı geçirdim.
Neredeyse bir ay boyunca yollarda olacaktık ve arabamız, sadece bir ulaşım aracı olmakla kalmayacak, içerisinde en çok vakit geçireceğimiz odamız ve tüm araç gereçlerimizi taşıyan tekerlekli bir depo olacaktı. Bu yüzden organizasyonumuz kusursuz olmalıydı.
Normalde arabaların bagaj alanını genişletmek için arka koltuklar yatırılır. Biz öyle yapmadık. İki farklı eşya alanımız olsun diye, arabanın arka koltuklarının oturaklarını yukarı doğru kaldırdık. Böylelikle bagaj hacmi değişmedi ama arka koltuklar yerine ikinci bir bagaj alanımız oldu. Koltuklar kalktığı zaman oluşan alanı; kamp malzemeleri, katlanabilir sandalyeler ve büyük çantalar gibi nadiren ihtiyaç duyacağımız eşyalara ayırdık. Bagaja ise kıyafetlerimizin bulunduğu poşetleri, gıda soğutucu çantayı ve kamera çantaları gibi hızlı erişime ihtiyaç duyacağımız eşyaları koyduk. Böylelikle gezip görmek istediğimiz yerlerde, kalabalık eşya yığınına takılmadan kameralarımıza, yiyeceklerimize ve üstümüzü başımızı değiştirmemiz gereken yerlerde, eşya yığını içinde kırışıp buruşmamış kıyafetlere kolaylıkla erişebileceğimizi düşündük.
Sabah hazırlıklarımızı yapıp, XYZ’ye yakıt alıp yola çıktığımızda saat 9:30’u gösteriyordu.
Yakıt ve Kilometre Başlangıcı: 9 Temmuz 2025 / 22360 Km
Kafkas Dağlarına Özlemle
Gerçek ile masalı ayırt edemeyecek kadar küçükken, masallarda anlatılan Kâf Dağı’nı evdeki Büyük Atlas’ta arar dururdum. Ardında büyülü krallıkların, kanatlı atların, cinlerin, perilerin cirit attığı bu dağın ismini hiçbir yerde bulamadığım için, ona en yakın isme sahip Kafkas Dağları’nı Kâf Dağı zannederdim. İki deniz arasında bir duvar gibi uzanan bu yüce dağların fotoğraflarını ansiklopedilerde arar, bulduğum fotoğraflara büyülenmiş gibi bakardım. Yıllar sonra, Küçük Asya’nın dört bir köşesine seyahat etme planı yapınca aklıma gelen ilk köşe Kafkas Dağları oldu. Ama bu sefer, maalesef, sıkıcı gerçeklerle büyülü masalları ayırt edebilecek bir yaştayım. Kâf Dağı’nın ulaşılamazlığını kabul ediyor, Kafkas Dağları’nı geçmeye çalışmıyorum. Hedefimiz, İç Anadolu’dan başlayarak en doğuda Tiflis şehrine, en kuzeyde ise Kutaisi’ye ulaşıp Kafkas Dağları’nın gölgesi altından geçip Karadeniz sahilini takip ederek geri dönmek.
Yolculuğumuz dört ana bölümden oluşacak. İlk bölüm, bir önsöz gibi, Ankara’dan yola çıkıp Merzifon’a ve Amasya’ya uğrayacak. Bir dağ gölü kıyısında yapacağımız kamp ile sona erecek.
İkinci bölüm; Tokat’a, Sivas’a, Kemaliye’ye ve Erzincan’a uğrayıp Erzurum’da Palandöken Dağı’nda son bulacak. Bu bölümde, Selçuklu Medeniyeti’nin Anadolu’daki izlerini takip edeceğiz.
Üçüncü bölüm Sarıkamış’da gözlerini açarak Kars, Ani ve Tiflis’e uğradıktan sonra Kafkas Dağları’nın güneyinde Ubisa ve Kutaisi’ye kadar uzanacak. Bu bölümde; Türk, Gürcü ve Ermeni kültürlerinin iç içe geçmiş hikâyelerine ve Kafkas milletlerinin misafirperverliklerine şahit olacağız.
Dördüncü ve son bölüm ise Batum’dan başlayarak, Artvin’in Maçahel bölgesini keşfedecek. Sonrasında da Doğu Karadeniz sahili boyunca ilerleyerek Sinop’ta İnceburun Deniz Feneri’nde son bulacak. Bu bölümde Kafkas etkilerini görmeye devam ederken doğanın dudak uçuklatıcı güzelliklerini de keşfedeceğiz.
Ama şimdilik, tek derdimiz, bütün hikâyenin başlayacağı yere, Merzifon’a ulaşmak.
Ankara’dan Çıkış
Türkiye’de milenyum kuşağının araba ile yapılan uzun yollara karşı bakışı iki farklı şekilde gelişti. Ebeveynlerimizin nesli, bu uzun yolları az molalı ve süratli bir şekilde geçip bitirmeye odaklanıyorlardı. Ekonomik darlıklar yüzünden dinlenme tesislerindeki harcamalar gereksiz görülüyordu. Eğer yol uzunsa, mutlaka evde yiyecek ve içecek tedariği yapılıp yola öyle çıkılırdı. Gidilecek yere bir an önce gidilmeli, yol üzerindeki mola yerlerinde hiç zaman ve para harcanmamalıydı.
Ayşe de ben de böyle ailelerde büyüdük. Küçük arabaların içinde iki yetişkin ve üç dört çocuk ile saatler süren baygınlık geçirtici yolculuklar… Bizim neslimiz, ya ebeveynlerinden gördükleri bu yöntemi, artık daha konforlu yollar ve araçlarla aynen devam ettiriyorlar; ya da tam tersine giderek bol molalı, yol üzerinde gezilecek yerlere uğramalı bir şekilde yol alıyorlar. Biz ikinci gruba dahiliz. En kötü ihtimalle bir buçuk saatte bir, beş on dakikalığına da olsa durup, arabadan inip, bacaklarımızı esneterek, bir iki bisküvi ya da benzeri bir abur cubur atıştırıp, yola öyle devam etmeyi seviyoruz. Merzifon’a varana kadar da bunu sık sık yapacağız.
Ankara, ülkenin idari merkezi olmasına rağmen kültürün, eğlencenin ve ticaretin başkenti değil. Hatta sıkıcılığına nispetle ona gri şehir de derler. İstanbul, İzmir ve Antalya gibi cazibeli şehirlerin arasında kendisini ispatlamaya çalışan bir memur ve öğrenci şehri olarak görülür. Ama aslında çevresi oldukça renkli ve çok çeşitli tarihi ve coğrafi güzelliklere yakın bir şehir. Batısı ve Kuzeyi ormanlık alanlar, renkli dağlar ve kaplıcalarla dolu iken doğusu genellikle gizli kalmış zenginliklere ev sahipliği yapıyor. Gizli derken… hakikaten gizli. Özellikle aramıyorsanız bulmanız zor.
Yine de Ankara’nın doğu sınırında yer alan Elmadağ’dan geçerken hem biraz doğal hem de biraz insan eliyle yeşillendirilmiş ve ağaçlık alanlarının olduğunu görmek çölde bir vahaya uğramışız gibi hissettirdi. Halbuki hikâyeler, ünlü kumandan Timur’un Osmanlı sultanı Yıldırım Bâyezid ile bugün kurak bir bozkır olarak gördüğümüz Ankara’da karşılaştığını ve savaş için getirdiği filleri Ankara’nın ormanlarında sakladığını söylüyor. Ya hikayeler yalan söylüyor ya da gözlerimiz. Ya da bu çelişkinin sebebi iklim değişikliği, insan nüfusunun artması ve bilinçsiz tarım…
Koparan Geçidi’nin Ardı
Çorum ili, Gösterilecek Kelime Sungurlu’dan Çorum’a doğru ilerlerken geçtiğimiz Koparan Geçidi ise bu iki iklimin arasındaki kapı gibi. Hızlıca geçtiğimiz ve hazırlıksız olduğumuz için fotoğraflarını çekemediğimiz müthiş kaya oluşumlarına ev sahipliği yapan bu geçitten geçtiğimizde artık küçük korular ve ormanlık alanlarla birlikte yemyeşil tarlaların sayısı da dramatik bir şekilde arttı.
Sungurlu’dan Çorum’a doğru ilerlerken geçtiğimiz Koparan Geçidi ise bu iki iklimin arasındaki kapı gibi. Hızlıca geçtiğimiz ve hazırlıksız olduğumuz için fotoğraflarını çekemediğimiz müthiş kaya oluşumlarına ev sahipliği yapan bu geçitten geçtiğimizde artık küçük korular ve ormanlık alanlarla birlikte yemyeşil tarlaların sayısı da dramatik bir şekilde arttı. (Dağlık alanları aştığımız geçitler, geçit bu yolculuğumuzun devamında da, iklim ve bitki örtüsü kadar kent yapıları ve demografinin de değiştiği birer liminal geçiş alanı olacak.) Saat 13.15 civarında Koparan Geçidi’nden geçtiğimizde, değişmesini umduğumuz en temel şey hava sıcaklığı ve bitki örtüsü idi. 35 santigrat dereceyi aşan sıcaklık bir türlü düşmese de daha yeşil ve gölgeli bir coğrafyaya geçiş yapmış olmak ile avunduk. Daha da Kuzey’de bulunan Amasya’ya vardığımızda sıcaklıkların daha katlanabilir seviyelere düşmesini ümit ediyorduk.
Çorum’u da geçip Merzifon’a doğru yaklaşırken yolculuğumuzun ikinci aksiliği ile karşılaştık. Merzifon’a girişimizin video sekansını alalım diye arabanın sağ yolcu kapısına suction cup ile taktığımız aksiyon kamerası, saatte 90 kilometreye yakın bir hızla giderken arabadan koptu ve o hızla bankette metrelerce sürüklendi. (Sonrasında fark ettik ki, aksiyon kamerasını taktığımız nokta karşıdan bakılınca düz gibi görünse de yandan bakınca oldukça eğimli bir nokta imiş. Monopodun düşmesinin bir diğer sebebi de, önerilen maksimum saatte 80 kilometrelik hızı biraz aşmamız olabilir.) Kamerayı ve görüntüyü telefondan takip eden Ayşe birkaç saniyelik şaşkın suskunluğun ardından “Eyvaahh!” diye bir nida attı. Hemen arabayı kenara çektik. Yol kenarındaki radarlı polis aracındaki memurun şaşkın bakışları altında, banketten geriye doğru 500 – 600 metre yürüyerek aksiyon kamerasını aldım. Koruma kılıfı zarar görmüştü ama kamerada hasar yoktu. Hatta kayıt devam ediyordu. “Nazar değdi” diye gülerek yola devam ettik.
Merzifon’a vardığımızda, saat 15 civarıydı ve hava asla serinlememişti.